top of page

SINIR SİLİCİ İDEOLOJİLER

21. yüzyıla bir isim verseydik hangi ismi verirdik?

Tarihçi Eric Hobsbawm 20. yüzyılı “aşırılıklar çağı” diye adlandırmıştı. E. Hobsbawm, 20. yüzyılı bizzat yaşadı ve bu adlandırmayı, söz ettiği aşırılıklara şahit olmuş biri olarak yaptı.

21. yüzyıla bir isim arayan bizler ise bu soruyu 21. yüzyılın ancak çeyreğini yaşamış olduğumuz bir anda soruyoruz. 21. yüzyılın büyük bir kısmı henüz yaşanmamış olarak önümüzde duruyor. E. Hobsbawm’un 20. yüzyılı adlandırması, okumalarının yanı sıra kendi gözlem ve deneyimlerine dayalıydı. Bizim 21. yüzyılı adlandırmamız ise büyük oranda öngörüye dayalı olacak.

21. yüzyıla bir isim vermek gerekirse bu isim “sınırları silme çağı” olmalıdır. Hangi sınırları silme?

İnsan ile insan olmayan…

İnsan ile makine…

İnsan ile hayvan…

Kadın ile erkek…

Erişkin ile çocuk…

Yaşam ile ölüm…

Bu konular, detaylı olarak Jean-François Braunstein’ın “Felsefe Çıldırdı” adlı kitabında tartışılmıştır.

*

21. yüzyılda öne çıkarılan toplumsal hareketlerin ardındaki felsefi omurgayı oluşturan bazı düşünceler ve düşünürler vardır. Bu düşünürler değişik derecelerde toplumun düşünce iklimini etkilemektedir. Judith Butler, Peter Singer, Donna Haraway, John Money gibi.

Ne kadar farklı alanlarda ve tarzlarda çalışsalar da düşünsel uğraşları hep bu çerçevede konumlanmaktadır. Birbirinden oldukça farklı konuları ele almalarına rağmen bu düşünürlerin savunduklarının ortak bir noktası vardır:

Sınır silme felsefeleri…

20. yüzyıl ve öncesinde kurulan normlar, çizilen sınırlar ya da belirlenen kavramları, içeriğinden ve işlevinden bağımsız olarak dinamitlemek, 21. yüzyılda oldukça popülerleşen bir felsefi tavırdır. Esasen yeni çıkan her düşüncenin, değişik düzeylerde geçmişin normlarını aşındırması ya da yıkmaya çalışması son derece doğaldır. Ancak bu durumdan farklı olarak 21. yüzyılda felsefe ve edebiyatta “normları yıkma”, “sınırları yok etme”, “kavramları aşındırma” anlayışları çeşitli sanat eserlerinde ve düşüncelerde adeta “norm”laşmıştır. Artık “normları yıkmak”, “normun kendisi” hâline gelmiştir.

Bunları, adlandırmanın her türlü riskini göze alarak, “normolitik” ya da “sınır silici felsefeler” olarak adlandırabiliriz.

Yeni dönemin bu felsefeleri yeterince tartışılmadığı gibi bunlara verilen yanıtlar da ya yetersiz kalmakta ya da bu düşüncelerle mücadele edebilecek bir yaygınlığa ulaşamamaktadır.

Diğer yandan bu düşüncelere karşı duran direnç hattına neredeyse sadece geleneksel, muhafazakâr ve çoğunlukla da gerici bir anlayış hâkimdir.

*

Bütün sınırları silelim. Bütün duvarları yıkalım. Bütün yasakları yasaklayalım!

Eğer sonuçları üstüne bir saniye bile düşünmeden söylersek bunlar kulağa çok hoş geliyor.

Attila İlhan’ın “Sultan-ı Yegâh” şiirinde şöyle dizeler vardır:

bir başkasının yaşantısıdır dönüp arkamıza baksak

çünkü yaşadıklarımız başkasının yargısına tutsak

su yasak rüzgâr yasak açık kapılar yasak

belki bu karanlıkta YASAKLARI YASAKLASAK

başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın

“Yasakları yasaklamak” bir şiirde geçtiğinde güzel olabilir. Ama bir düşünce olarak iyi sonuçlar vermez.


İnsanı Savunmak

Tekelci kapitalizmin temel amacı, kâr, daha çok kâr, olabilecek en yüksek miktarda kârdır. Klasik kapitalizmde kâr etmenin en yüksek ölçüsü olabildiği kadar çok insanı sömürmektir. Ancak tekelci kapitalizm aşamasında kârın optimizasyonu için bu sayının ekstrem miktarda olmasına gerek yoktur. Kâr üretmeyen insan ise tekelci kapitalizmin ölçütlerinde gereksiz ve zararlıdır. Günümüzde teknolojik gelişmeler her geçen gün daha fazla sayıda insanı “gereksiz” sınıfına sokmaktadır. Tekelci kapitalizmin artık insana ihtiyacı kalmamıştır. İnsanın bir amaç olması, pratik olarak hayata geçmemiş olması bir yana artık bir retorik olmaktan bile çıkmıştır.

İnsan hakları bütün yönleri ve içeriği ile düzen için bir ayak bağıdır. Tekelci kapitalizmin ideologları için insan hakları insan türüne bol gelmektedir ve daraltılmalıdır. İnsan, insan hakları elbisesinden taşmaktadır ve insan hakları her insan için verili doğal kazanımlar değildir artık.

Tekelci kapitalizm, piyasaya açılmamış, paranın dolaşımına kapalı, salt insana özgü bir alana tahammül göstermemektedir. İnsanın metalaşmamış alanları paranın etkinliğini ve dolaşımını kısıtlamaktadır. Bu pencereden bakıldığında insanın parayla erişilemez bir özel alanı olmamalıdır. Geçmişte retorik dahi olsa kişiye özgü kabul edilen alanlar (bedensel dokunulmazlık, insan onuru, özel yaşamın gizliliği vs.) bir bir “imara açılmalı”, parasal karşılığı olan bir düzleme çekilmelidir. İnsanın bu anlamda özel bir alanı olamaz. Tekelci kapitalizmin nihai amacı paranın giremediği hiçbir alan bırakmamak, paranın önündeki her türlü sınırı tamamen ortadan kaldırmaktır.

Karl Marx “Felsefenin Sefaleti” kitabında şöyle yazar:

Nihayet öyle bir zaman gelmiştir ki insanların başka bir şeye çevrilemez gözüyle baktıkları her şey değişime, alışverişe konu olmuş ve başka bir şeye çevrilebilir hale gelmiştir. Bu, o zamana kadar iletilip aktarılan ama asla değişilmeyen; verilen ama asla satılmayan; edinilen ama asla satın alınmayan erdem, aşk, görüş, bilim; vicdan vs. gibi şeylerin nihayet hep birden, ticaret alanına geçtiği zamandır. Bu, genel kokuşma zamanıdır, her şeyin alınıp satıldığı zamandır, veya ekonomi politiğin terimleriyle söylersek her şeyin, maddî ve manevî her şeyin satılık değer olarak, hak ettiği en yüksek baha’yı bulmak için pazara taşındığı zamandır.

Örneğin cinselliği, mübadele edilen bir şey olarak tanımladığınızda artık yapılan şey “fuhuş” değil “seks işçiliği”dir. “Seks işçisi” kavramı tam da bu anlayışı yerleştirmek için üretilmiş bir kavramdır.

Fuhuşu, güç ilişkilerinden soyup salt rıza üzerinden tartışmak “solun solsuzlaşması”nın mükemmel bir örneğidir. Bu konunun detayları daha önce “Edebiyatla Ahmaklaştırma Felsefeyle Çökertme” serisinin 3. cildinde ele alındığından burada girilmeyecektir. Burada yapılmak istenen şey, metaların dolaşımı önündeki her engeli ortadan kaldırmaktır.

Yapılmak istenen şey, aklınıza gelebilecek her şeyin parayla alınıp satılabilecek bir meta olmasını sağlamaktır; sadece maddi olanın değil, insani, bireysel, manevi, ahlaki vs. olan her şeyin de…

Yapılmak istenen şey, sermaye sınıfının ihtiyaçlarına uygun olarak maddi olanın ötesindeki diğer ihtiyaçları değişim değerine dönüştürmektir.

Bir insanla seks yapmak, o kişiyle bir para alışverişinin ötesinde birtakım ilişkiler geliştirmeyi gerektirirken seks alınıp satılabilen bir şeye dönüştüğünde paranın dolaşım alanı genişlemiş, paranın etkinliği güçlenmiştir.

“Seks işçisi” kavramı seksin ya da daha genel ifadelerle bedenin değişim değeri üzerinden dolaşıma sokulmasının kolaylaşmasını sağlamaktır. Her şey metalaştığında, paranın önündeki bütün engeller ortadan kalkmış olacak, paranın giremediği hiçbir yer kalmamış olacaktır.

*

Günümüzde dünyada yaşayan insanların yarısından fazlasının erişemediği temel insan hakları (beslenme, barınma, eğitim, sağlık, çalışma, seyahat vs.) artık sadece belli bir azınlığın belli bir zenginlik eşiğinden sonra erişebildiği bir ayrıcalıktır. Her insan tek tek bu haklara sahip olmamaktadır çünkü onlar için her bir insan “yeterince insan” değildir. Bütün bunların bir sonucu olarak insan, üretim sürecinden, edebiyattan, düşünceden, felsefeden, sanattan kovulmaktadır.

Tekelci kapitalizm için insan fazladır ve fazlalıktır; giderilmesi gereken bir atıktır.

İnsan sistematik bir şekilde söküme uğratılmakta, küçülmekte, küçültülmektedir. İnsanın ürettikleri ve giderek de bizzat kendisi yok edilmektedir.

Her türlü teknolojik gelişme ve sonrasında piyasaya sürülen felsefeler, giderek daha güçlü bir şekilde insanı, birkaç yüzyıldır yerleştiği merkezden söküp çıkarmakta ve gereksiz bir varlık olarak tanımlamaktadır.

Sınır silici ideolojiler sınırın insan tarafında olan her bir kavramı değersizleştirme ve alçaltma işlevini görür. Hayvan-insan sınırının silinmesi insanın alçalmasıdır. Canlı-ölü sınırının silinmesi canlının değersizleşmesine neden olur. İnsan artık azaltılması gereken bir gider kalemidir.

Nihai amaç ise insanı bütünüyle değersizleştirme ve insanı bir merkez ve çıkış noktası olmaktan çıkarmaktır.

Topluma pompalanan baskın felsefenin eğilimini, bu saptamaları dikkate almadan anlayabilmek olanaksızdır.

Sınır silici ideolojiler, insanın insansızlaştırılması için bir gerekliliktir. 21. yüzyılda insan, bütün ilişkileriyle insansızlaştırılmaktadır.

*

“Sınır silici ideolojiler”in nesnel toplumsal çıktısı, geleneksel gericiliği pekiştirmektir. Bunlara karşı sol bir alternatif üretmediği için bunların karşıtlığı sadece dini ağırlıkla görünmektedir.

Postmodern gericiliğe yanıt, premodern gericilikten gelmekte, postmodern gericilik ile premodern gericilik birbirini güçlendirmekte ve doğurmaktadır.

Günümüzde maç, gerici muhafazakârlarla gerici liberaller arasında oynanmaktadır. Postmodern absürtlüklere karşı tek güncel tavır geleneksel gerici tavırdır. Bu eksen kırılmak zorundadır.

*

“İnsanı savunmak” eskiden bir slogan, bir ahkam kesme, yerine göre bir kendini beğenmişlik örneği olarak kabul edilebilirdi.

“İnsanı savunmak” eskiden karşısında kimsenin olmadığı rakipsiz bir söylemdi; bugün ise birçok ideolojik tutumdan biridir. Çünkü artık insan tehlikededir. Bu çağda insan bir merkez değil birçok eş değeri olan birçok “şey”in içinden bir şeydir sadece.

Böyle bir çağda “insanı savunmak”, salt bir beylik laf, duygusal bir çağrı, bir metafor, bir hamaset ya da salt ahlaki bir tavır değil son derece somut ve ciddi bir politik ve düşünsel duruştur.


Bu çağda insanı savunmak duygusal bir tavır değil akılcı bir ideolojidir.

EDEBİYATLA AHMAKLAŞTIRMA FELSEFEYLE ÇÖKERTME 5. CİLT


Taylan Kara

taylankara111@gmail.com



292 görüntüleme1 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör
bottom of page