HAKLILIK KONUMLARININ İŞGALİ

Güncelleme tarihi: 28 Tem

İnsan aklını felç etmenin bir yolu, yutturmaya çalıştığınız fikrin/tavrın çekirdeğine haklı bir duyarlılık yerleştirmektir.

*

Bütün büyük haksızlıklar, temelinde bir haklılığa, bütün büyük suçlar temelinde bir mağduriyete dayandırılır.

*

Grup ölçeğindeki genellemeler, birey ölçeğindeki olgular yargılanırken kullanılamaz. Birey ölçeğindeki her olguya, otomatik olarak grup ölçeğinden çıkarılan sabit yargılar atanamaz.

*

“Haklılık konumları”, entelektüel dünyadaki meşruiyeti nedeniyle birçok saçmalığı ya da akıldışılığı örtmek için kullanılmaktadır.

*

Bir olguda, olgunun kendi içeriğinden çok “haklılık konumu” öne çıkarılıyorsa, bu konumun bir örtü veya gerçeği çarpıtıcı bir işlevi olabileceğinden şüphelenmek gerekir.


Entelektüel dünyada baskın olan fikirler vardır. Milyarlarca insan neyi savunursa savunsun, entelektüel dünyadaki fikirlerin gücü, onu savunan insan sayısıyla ölçülemez. Gerçek yaşamda son derece yaygın olan ancak hiç kimsenin asla savunamayacağı konumlar vardır.

Türkiye’de yüzlerce kadın öldürülmüş ya da sayısız çocuk istismar edilmiştir ancak düşünce dünyasında hiç kimse kadın cinayetini ya da çocuk istismarını savunamaz. Dünyanın her yerinde ırkçılık vardır ancak 2020 yılında entelektüel dünyada hiç kimse “siyahlar aşağı ırktır” görüşünü açık açık savunamaz, savunursa asla ciddiye alınmaz. Dünyanın birçok yerinde kadınlar mal gibi satılmakta olsa da bu uygulamanın savunulması entelektüel dünyada asla yer bulamaz.

Gerçek hayatta yabancıları sevmeyen milyonlarca Alman vardır ancak entelektüel dünyada hiçbir Alman “pis yabancılar” diyemez.

Bu ve benzeri tavırlar çok yaygın olsa da “kayıt dışı”dır; entelektüel dünyada yer edinemez ve yer altında yaşarlar.

*

Haklılık Başlıkları

Dünyanın her yerinde mülteciler, kadınlar, heteroseksüel olmayan insanlar, çoğunluğu oluşturmayan etnik ya da dinsel gruplar, o ülkede baskın olan görüşün dışındaki görüşler, baskıya ve haksızlığa maruz kalan gruplardır. Türkiye’de de bu böyledir. Türkiye’de entelektüel dünyada azınlıkları, Alevileri, Kürtleri, eşcinselleri ya da kadınları savunma tavrı baskındır çünkü Türkiye’de Ermeniler yerlerinden sürülmüş, Aleviler ayrımcılığa uğramış, Kürtlerin yıllarca dilleri yasaklanmış, birçok kadın cinayete kurban gitmiştir.

Pratikte sokakta ya da kamusal alanda dezavantajlı olan gruplar, entelektüel alanda gözetilir. Bunlar düşünce dünyasında baskın olan “haklılık başlıkları”dır. Bu “haklılık başlıkları”nın suistimal edilmesi hiç de nadir rastlanan bir durum değildir. “Haklılık başlıkları” iki farklı şekilde suistimal edilebilmektedir:

Entelektüel dünyadaki meşruiyeti ile birçok saçmalığı ve akıldışılığı örtmek…

Tek tek olayların içeriğini dikkate almaksızın otomatik yargılar üretmek…

*

Haklılığa Yerleşmek

Çocuklar dövülmemelidir.

Kadınlar öldürülmemelidir.

Hiçbir dil yasaklanmamalıdır.

Doğa korunmalıdır.

Makul düşünen hiç kimse bunlara karşı çıkamaz. Hiçbir duyarlı insan “çocukları dövün”, “kadınları öldürün”, “eşcinselleri aşağılayın” ya da “x dilini yasaklayın” demez.

Bunlar “haklılık konumları”dır. Bu konumları işgal edenler daima, asla tartışılmayacak bir doğrudan yola çıkar. Makul ve duyarlı insanların duyarlılıkları böyle avlanır; sonra bu duyarlılıklar kendi gündemlerine, kendi bakış açılarına ciro edilir.

“Eşcinsellik sapıklıktır” diyen bir kişinin karşısında kim olsa haklı olacaktır. İşte o haklılık konumuna “AB fonlarıyla desteklenen postmodern kimlikçi duruş” oturtulmakta ve bundan başka hiçbir duruşa alan açılmamaktadır.

*

Yıllar önce yayımlanan bir TV programına emekli bir general ile Rasim Ozan Kütahyalı adlı köşe yazarı çıkarılmıştı. Emekli general, 12 Eylül 1980 darbesinde hiç kimseye işkence yapılmadığı, kolluk güçlerinin daima hukuka uygun hareket ettiği, hiçbir faili meçhulün ya da köy yakma olayının olmadığı gibi, bugünden bakıldığında artık hiç kimsenin inanmadığı şeyler anlatmıştı. Yakın Türkiye tarihini birazcık bilen ya da o dönemleri kıyısından köşesinden yaşayan insanların gülüp geçeceği deli saçması yalanlardı bunlar. Bunların yalan olduğu o kadar açıktı ki bu sözleri çürütmeye bile gerek yoktu. Bu sözlerin karşısına kimi koyarsanız koyun haklı olurdu. Bu sözler o kadar yalandı ki bunları söyleyen birinin karşısına bir sehpa, bir çaydanlık ya da şapka koysanız dahi sempati toplayabilirdi. Bu sözler, sanki karşı tarafta bir haklılık pozisyonu oluşturmak için söylenmiş gibiydi. Rasim Ozan Kütahyalı da yapılan hukuksuzluklar ya da faili meçhuller gibi herkesin bildiği şeyleri tekrarlamıştı. Birazcık vicdanı olan her insan bu programı izlediğinde kendisini R. O. Kütahyalı’nın yanında ona sempati beslerken bulabilirdi. Tabii ki R.O. Kütahyalı sadece bunları söylemez, bunların yanında başka şeyler de söylerdi.

Emekli generalin karşısındaki bu konum, “haklılık konumu”dur.

İşte bu “haklılık konumları”na o zamanlar hemen hemen daima Rasim Ozan Kütahyalı gibi kişiler otururdu. Bu olayda odak noktası, ipe sapa gelmez şeyler söyleyen general değil esasen R. O. Kütahyalı adlı kişinin konumudur.

O dönem Türkiye’de düşünsel olarak makul olan birçok konum, liberal duruş ve düşünceler tarafından işgal edilmekteydi. Liberallerin alternatifi olarak ise asla savunulamayacak profaşizan tutumlar kalmakta, bu iki tutum dışında başka bir tutuma alan açılmamaktaydı.

Eskiden liberallerin işgal ettiği bu konumların bir kısmını, bir başka düzlemde kendini ulusalcı olarak tanımlayanlar işgal etmektedir.

Örneğin 2016’da Ankara’da Kızılay’da, PKK bağlantılı TAK adlı bir örgüt tarafından üstlenilen, onlarca insanın parçalanarak katledildiği bir intihar saldırısı yaşanmıştır. Bu olay, bütün tanımlarıyla apaçık bir terördür ve bu terörizmin karşısına koyacağınız her şey haklı olacaktır. İşte tam bu noktada bazı ulusalcılar tarafından bu vahşi saldırının karşısına, “iktidarı kayıtsız şartsız desteklemek”, “muhalefet partilerinin kapatılması”, “hükümeti biraz eleştirenlere hain sıfatı yakıştırmak”, “sosyal medyayı hükümetin kontrolüne vermek” gibi öneriler konmaktadır. Kızılay’daki terör saldırısının karşısına ne koyarsanız koyun, bu saldırıdan daha ağır olamayacağından bu “haklılık konumu”na bu tür öneriler yerleştirilmektedir.

*

Apaçık bir haksızlık-olumsuzluk karşısında “haklılık konumu”… Bugün de bu ikili yapı hemen hemen her konuda varlığını sürdürmektedir.

Eşcinselliğin sapıklık olmadığını bilen insanlar için servis edilen duruş, “3 yaşında trans çocuk” gibi ipe sapa gelmez liberal postmodern bir duruştur sadece. Sanki bu konuda sadece bu iki konum vardır:

Ya bir katliamı savunmak ya da kayıtsız şartsız iktidarı desteklemek…

Her biri diğeriyle yarışacak kadar deli saçması görüşlerdir bunlar.

“Haklılık konumu”, apaçık ve asla savunulamayacak bir yanlışın karşısındaki konumdur ve güncel işlevi bir şeylerin üzerini örtmektir.

*

Duyarlılık Hipnozu

İnsan aklını felç etmenin bir yolu, yutturmaya çalıştığınız fikrin/tavrın çekirdeğine haklı bir duyarlılık yerleştirmektir. Bütün çöpler bu ve benzeri duyarlılıkların ardına saklanmaktadır. Aklı felç etmek için “duyarlılık hipnozu” kullanılmaktadır.

Kadın duyarlılığı, azınlık, Kürt, Ermeni, Alevi, LGBT duyarlılıkları… Bunlar bir kitabı, okur karşısında dokunulmaz kılan çelik yeleklerdir. Entelektüel dünyada kötü romanlar bu başlıkların altında dokunulmaz hâle getirilmiştir. Estetik niteliği düşük bir romanın kahramanı örneğin Alevi bir kadın olunca o roman muhalif bir hâle gelmekte ve dokunulmazlık kazanmaktadır. Kadınların toplumdaki ezilmişliği üzerine oturduğunuzda her türlü ahmakça fikri savunmanız meşrudur.

*

Bütün büyük haksızlıklar, temelinde bir haklılığa, bütün büyük suçlar temelinde bir mağduriyete dayandırılır.

Nazi katliamlarının temelinde “Versay mağduriyeti” vardır.

Ankara’da onlarca kişiyi bombayla katledenlerin köyleri yakılmıştır ya da dinlerini yaşayamıyordur. Bir bombayla 103 kişinin katledildiği bir saldırı, “ama dinimiz yasaklandı” denerek mazur görülmektedir.

Bir köşe yazısında arkadaşını eleştirdi diye yazıyı yazan kişi için “bunları itlaf etmek gerek” diye yazan Sevan Nişanyan’a, sadece ve sadece bir azınlık mensubu olması nedeniyle hoşgörü gösteren sayısız yazar vardır.

Bir başkasından duyulsa dört dörtlük ırkçılık kabul edilecek olan sözlere tarihten gerekçeler üretilir.

Bir kadına tecavüz edip öldüren mülteci, yıllardır evinin özlemini çekmektedir. En vahşi eylemler bile geçmişi eşeleyip kendine dayanacağı bir mağduriyet bulabilir.

Türkiye’de “haklılık” ele geçirilmiş ve en kaba haksızlıkların örtüsü hâline getirilmiştir.

*

“Haklılık konumu”nun ikinci çeşit suistimali ise bir olayda o olayın içeriğini dikkate almaksızın otomatik yargılar üretmektir. Toplumda bir grubun azınlık, ezilen ya da mağdur bir grup olması, bu gruptan bireylerin tek tek her olguda otomatik olarak haklı oldukları anlamına gelmez.

Kadınlar baskı görmektedir.

Suriyeli mülteciler ezilmektedir.

LGBT bireyler ayrımcılığa uğramaktadır,

Amerika’da siyahlar ırkçılığa maruz kalmaktadır,

Almanya’da Türkler ikinci sınıf insan muamelesi görülmektedir.

Bu sayılan grupların haksızlığa uğradığı gerçeği, belirli bir konuda ya da tek tek her olguda kadınları, LBGT bireyleri, siyahları, Almanya’da yaşayan Türkleri ya da Suriyeli mültecileri haklı hale getirmez.

Yukarıda yazılan grup mağduriyetleri, hiç de nadir olmayan sıklıkla bireysel ölçekte istismar edilebilir. Başkası söylese doğrudan faşist ilan edeceğiniz bir küfrü bir Ermeni’nin etmiş olması o küfrü küfürlükten çıkarmaz; Ermeniler’in de faşisti vardır.

Karşısındaki erkeğe iftira atıp onun onurunu lekeleyen kadınlar da vardır. Taciz suçlamasını bir silah ve tehdit olarak kullanan da… 2013’te Gezi sürecinde “Kabataş’ta üstü çıplak erkekler üzerime işedi” diye ölümcül bir iftira atan kişi bir kadındı.

Hukuktaki “kadının beyanı esastır” ilkesi, “kadının her söylediği sorgulanmadan doğru kabul edilir” demek değildir.

Almanya’da yaşanan her olaydaki her Türk zavallı ve ırkçılık mağduru değildir.

Avrupa’daki her Müslüman, Türkiye’deki her Hristiyan, Amerika’daki her siyah, İsrail’deki her Filistinli melek değildir.

Dünyanın her yerinde değişik derecelerde olsa dahi kadın cinsi erkek cinsinden daha çok mağdur olmakta, ezilmekte ve eşitsizliğe maruz kalmaktadır. Bu paternin yaygın olması, bu yargıyı tek tek her olguda geçerli kılmaz. Bir ailede yaşanan her olaydaki her kadın “zavallı ve mağdur”, her erkek de “içip içip karısını döven piç” değildir.

Oysa yaygın olarak kafalarda şöyle bir algoritma vardır:

Bir olguda kadın ve erkek varsa haklı olan kadındır.

Bir olayda bir taraf zenci ya da LBGT birey ise haklı olan taraf da odur.

Almanya’da bir Türk ile bir Alman arasında bir olay olmuşsa haklı olan taraf Türk olanıdır.

Bir olayda tarafın biri o ülkedeki dini veya etnik bir azınlık ise haklı olan taraf da odur.

Grup ölçeğindeki genellemeler, birey ölçeğindeki olgular yargılanırken kullanılamaz. Birey ölçeğindeki her olguya, otomatik olarak grup ölçeğinden çıkarılan sabit yargılar atanamaz.

*

“Haklılık konumları”, entelektüel dünyadaki meşruiyeti nedeniyle birçok saçmalığı ya da akıldışılığı örtmek için kullanılmaktadır.

“Haklılık konumları”, toplumsal meşruiyeti nedeniyle tek tek olaylarda gerçeği çarpıtabilmektedir.

Bir olguda, olgunun kendi içeriğinden çok “haklılık konumu” öne çıkarılıyorsa, bu konumun bir örtü veya gerçeği çarpıtıcı bir işlevi olabileceğinden şüphelenmek gerekir.

Edebiyatla Ahmaklaştırma Felsefeyle Çökertme 3. Cilt



139 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör