top of page

ÇOK SÜPER BİR ROMAN: ALİ İLE RAMAZAN (PERİHAN MAĞDEN)

Çok Süper Bir Roman: Prens ile Ejderha

“Yakışıklı prens, güzel prensese aşık olmuş. Prensesle evlenmesi için 7 başlı ejderhayı öldürmek zorundaymış. Aşık olmuş yakışıklı prens 7 başlı ejderhaya, ejderhanın diğer 6 başını kesmiş ve 7. başıyla mutlu bir yuva kurmuş.”


Yukarıdaki paragraf bir roman mıdır?

“Yakışıklı prens” ile “7 başlı ejderha” birer roman karakteri midir?

Bu soruların yanıtları belli ama yine de soralım: bu metin niçin bir roman değildir? Yazılı bir metnin roman olması için gereken koşullar nelerdir? Bir “roman karakteri”nin olmazsa olmaz özelliği nedir?

Bu sorunun amacı, roman üzerinde kuramsal bir tartışma açmak değildir. Amaç, Perihan Mağden (PM)’in “Ali ile Ramazan” adlı romanını eleştirmek için bir zemin oluşturmaktır. Hiçbir kuramsal tartışma açmadan, çok kabaca romanda olmazsa olmaz koşullardan birkaçı:

-insanla ilgili oluşu,

-karakter,

-kurgu,

-nedensellik,

olarak sayılabilir. Bunlar ana başlıklardır; daha fazlası da sayılabilir veya bu başlıklar detaylandırılabilir.

Ali ile Ramazan romanının en göze batan yanı, karakterleri etkileyen, karakterleri harekete geçiren itkilerin zayıflığıdır.




*Ramazan kendisini satmaya başlıyor (Sf 64). Niçin bunu yapıyor? Müdürün kendisini taciz etmesinden iğrenen ve o sırada Ali ile “büyük bir aşk” yaşayan Ramazan, niçin kendisini satıyor? Yazar, kahramanın bunu yapması için hiçbir neden ortaya koymuyor. Okuyucu için geriye tek bir yanıt kalıyor: PM öyle istediği için…


*Ramazan’a en sadık arkadaşlarından biri olan Recep Ramazan’a ihanet ediyor. Neden ihanet ediyor? Bunu 123. sayfada anlıyoruz, daha doğrusu anlayamıyoruz. Çünkü tek bir cevap verilmiş:

Kürt olduğu için. “Recep Kürtleştikçe Ramazan’dan nefret ediyor”.


*Nurşinöğretmen niçin Ramazan’la yatıyor? Bir romanda elbette bir karakter bunu yapabilir. Ancak karakter, yazar öyle istedi diye böyle davranamaz. Bir yazar bunun gerekçelerini ortaya koymak ve “bu davranışı karaktere yedirmek” zorundadır. Ramazan’ın eski öğretmeni Nurşin, tesadüfen yolda gördüğü eski öğrencisi ile birkaç saat içinde “hadi bi otel bulup yatalım” diyerek niçin yatar? Ama bu kitapta yazar, böyle “gereksiz” ayrıntılarla uğraşmıyor!

Yazarın “mutlak” iradesi her karakterin üzerinde duruyor: Yazar istiyor, zavallı Nurşinöğretmen ile zavallı Ramazan hemen bir otel buluyorlar! Sorun bununla kalsa iyi. Nurşinöğretmen niye var? Kitapta Nurşinöğretmen karakterinin işlevi nedir?

Bunun tek bir cevabı var: Otel çıkışında Recep görsün ve Ali’ye söylesin de Ali Ramazan’ı bıçaklasın diye.


*Sayfa 112’de Ramazan bir partide hiç sevmediği ve hatta iğrendiği bir kızla yatıyor. Bunun nedeni kitapta şöyle açıklanıyor:

“Yorgunluktan, şaşkınlıktan, tiksintiden, kusmaktan o kadar korkuyor ki: atlayıp üstüne kızın, düzüşmeye başlıyor.

Burada gösterilen nedenle olayın sonucunun hiçbir ilişkisi yok. Kitap adeta “nedensiz hareket eden karakterler yığını” gibi.

Bu roman için, az önceki cümlede “karakter” sözcüğünü kullanmak ne kadar doğru gerçekten tartışılır. Çünkü karakter dendiğinde başarılı-başarısız, derin-sığ gibi sıfatlar bir yana her şeyden önce bir “içtutarlılık” anlaşılmalıdır. Roman karakteri, yazarın ağzından değil, kendi oluştukları nesnellik içerisinde konuşmak, yaşamak zorundadır. Suç ve Ceza’nın Raskolnikov’u durduk yere New York borsasına giremez. Yaban romanındaki Anadolu köylüsü, bir anda Puccini’den bir opera söyleyemez. Eğer böyle olursa, bunlar “karakter” olmaz, olsa olsa “yazarın kuklaları” olur. Roman kahramanlarının iç tutarlılığı, çok temel bir ilke olsa da Ali ile Ramazan romanında, bu temel ilkeye defalarca tecavüz edildiğini görüyoruz.

Bu romanda karakterlerin iç tutarlılığı diye bir kaygı yok. Karakter konuşmuyor çünkü, orada PM konuşuyor. Sanki karakterin içinde bir PM var! Kitapta sadece Ali ile Ramazan yok, PM de var.

*Romanın ana karakteri Ramazan:

Ulan ne borcum olabilir ki bana hiçbi halt ama hiçbi halt vermemiş buralara? Vatana yani? Varsa da borcumuz ödedik Vatan Caddesi’nde iyi kötü. “ diye konuşur (sf 66).

Ramazan karakteri böylesi bir devlet ve militarizm eleştirisini hangi bilinçle yapar?

Bu romanda da karakterlerin bilinciyle asla bağdaşmayan birkaç “askerlik karşıtı”, “devlet karşıtı” cümle, roman tekniğine uysa da uymasa da PM’nin bu tarzını sevenler için romana “bırakılmış“. “Vay be PM gene çakmış lafını” dedirtmek için roman kuralı ya da karakter tutarlılığı göz ardı edilebilir elbette! Bütün bunlar “sivri dilli keskin kalemli PM” imajını cilalamak için değilse niçin?

*Yetimhanede büyüyen 13 yaşındaki Ramazan, Ali’nin Arap Alevisi olduğunu duyunca:

“Hadi lan Fellah! Bi Fellahımız eksikti” diye konuşur (sf 20).

Arap Alevilerini “fellah” olarak adlandırmak, herkesi bildiği ya da Ramazan karakterinin bilebileceği bir bilgi midir?

Roman karakterler bakımından bir basket maçı gibi: sanki sınırsız bir karakter girdirip çıkartma kontenjanı var. Ana iki karakter dışında en önemli karakter olan müdür bir karakter değil bir karikatür. “Ramazan niye eşcinsel oldu” sorusuna yanıt vermek için konulmuş. 160 sayfalık kitabın 60 .sayfasında PM tarafından “oyun dışı” ediliyor. “Nevinöğretmen” karakteri (PM, Nevin ve öğretmen sözcüklerini bitişik yazmayı tercih ediyor) bir kukla bile değil; kitaba sadece Ramazan’ı taciz etmek için bir sayfa sadece “1 sayfa” girip çıkıyor. PM dilinde yazacak olursak “bi taciz edip çıkıyor kitaptan”.

Bir zamanlar çok popüler olan Küçük Emrah filmlerindeki Nuri Alço ya da tecavüzcü Coşkun karakterlerinin bile bu kitapla karşılaştırıldığında anlatı içerisinde bir karakter derinliği vardır. Bu romanda bundan eser bulamıyoruz. “Nevinöğretmen” karakteri, niçin böyle davranıyor? Kitapta bununla ilgili bir tek sözcük, hiçbir neden yok. Okuyucu Ramazan’a acısın, Ramazan’ın niçin “bu yollara” düştüğünü anlasınlar diye mi?

Bazı karakterler kitaba “bi arkadaşa bakıp çıkmak” için girmişler sanki. Bu, bir romanda yapılacak bir şey değildir, ancak kukla gösterilerinde yapılabilir.


Kahramanları, yaşadıkları kültürel özgüllükleri içinde konuşturmak amacıyla romanda kullanılan argo dil, son derece sahte, çoğu kez kahramanların üzerinde eğreti duruyor. Bu romanda diyaloglar başarısız, çoğu yerde işlevsiz ve romanı ilerletmiyor.

Bir dilin yazar tarafından çeşitli şekillerde kullanılması mümkündür. Yazarlar, zaman zaman bu dilin olanaklarını zorlayabilir, o dilin kurallarının sınırlarında dolaşabilir. Peki yazara tanınan bu özgürlük olanağı, “karakterleri kendi özgüllüklerinde yaratmak” amacıyla sıradan sokak cümlelerine hayran olmamızı mı gerektirir? Ya da her gün sokakta, vapurda ya da liseli ergenlerin ağzında “dilimizin yeni olanakları” mı zorlanmaktadır? Üçüncü sınıf televizyon dizilerinde “Türkçe anlatımında yepyeni üslupçuluk örnekleri” mi konuşulmaktadır? Bunlara inanmalı mıyız? Kitaptan örnekler verelim:

*Sf 19: Habire zangırdayan dişlerinin sesi, Ramazan’ın sinirine gidiyor.

*Sf 20: …sorularıyla dittikçe, seviniyor.

*Sf 24: ”Çünkü Ramazan ne kadar güzel, ne kadar ışıklı bir herif olduğunun ta bebekliğinden beri farkında.”

*Sf 25: Karakoldaki polisler bayılıyorlar bembeyaz bir kundağa sarılı, durmadan gülücükler saçan pembe-beyaz bebeğe.

*Sf25: Güzelliği ve ışıltısı ta kundaktan beri hem şansı hem laneti Ramazan’ın.

*Sf 46: Acayip bir matematik kafası var. Acayip bir hafızası var.

-Sf 47: Acayip bir kadın Nevinöğretmen; sinirli mi sinirli….

-Sf 82: İbne değil onlar. Ne biçim aşıklar.

-Sf 83: Ali şahane yakışıklı, şahane sağlıklı bir genç adam olarak dönüyor askerden.

-Sf 144: Nasıl soğuk bir gün. Ama nasıl aydınlık bir gün!

-Sf 91: Offf oluyor Ramazan.

-Sf 66: Güzel çocuk olduğu için temel eğitimini tamamladığında İstanbul’da kalmasına karar veriliyor.

Sf 104: hiçbir işkolunda tecrübesi olmayan o yakışıklı mı kapı gibi oğlana iş yok.

Sf 106: “O kadar basit diil oğlum”u dayıyor Ramazan.

Sf 119: Bırrr oluyor.

Sf 151: Ramazan “Sahi diildir” oluyor.

Örnekler arttırılabilir ama bu kadarı, romanın dili hakkında yeterince fikir vermektedir.

“Offf olmak”, “bırrr olmak”, “şahane yakışıklı”… Bu romanda kullanılan dil, son derece bayağı ve kötü bir dildir.

Yapmacık bir argo dili, aralara “offf olmak”, “bırrr olmak”, “şahane yakışıklı” vs gibi son derece orijinal! ifadeleri serpiştirerek devrik cümlelerle kullandığınızda ne yazık ki ortaya bir üslup çıkmıyor. Bu romanın dili bir üslupsa, Türkiye’nin kahvelerinde, lise kantinlerinde, 3. sınıf televizyon dizilerinde, sabah programlarında on binlerce “Türkçe üslupçusu” vardır!

*

Bu romanı okuyup son sayfayı bitirdiğimde ilk izlenimim şu oldu: Bu kitabın yazarı, yazdığı kitabı okumamış. Bu metin bir romandan çok, aklına gelen her şeyi kağıda döken bir yazarın aceleciliğinin ürünü bir “roman taslağı”nı andırıyor. Sanki hiçbir düzeltme yapılmamış, sanki bir daha hiç okunmadan piyasaya sürülmüş. Bu roman bir kez okunsa, içinde böyle cümleler olabilir miydi?

-Sf 24 “çok matrak bir başlangıçmış anlattığı gibi kıs kıs gülüyor.”

Bir editörün bu cümleyi, “anlattığı, çok matrak bir başlangıçmış gibi kıs kıs gülüyor.” olarak düzeltmesi gerekmez miydi?

-Sf 25: “Polisler karakola yakın, arada bir gider görürüz diye Darülaceze’nin bebekler koğuşuna teslim ediyorlar isim babalığını da imamın karısının telkinleriyle yaptıkları güzel bebeği.”

-Sf 47 : “Ramazan’ın ne okulu ne onu ne de hiçbir şeyi takmadığının gayet iyi farkında. “

-Sf 68: “Canı yanmıyor bi kere tiner çekince. Ne içerden ne dışardan yanmıyor.”

-Sf 63: “Müdür’ün müdavimi, on üç yaşında bir oğlan çocuğunu kapanışa kadar yamacında oturtabilecek kadar hatırlı bir müşterisi olduğu, yetimhanenin tam karşısındaki meyhanedeki o geceleri; son görüşleri oluyor birbirlerini.”

Yoksa bu çok basit anlatım bozuklukları, “üslupçuluk” ya da “avangard bir dil denemesi” de bizler mi anlamıyoruz? “Ne… ne…” gibi artık üniversite sınavlarında bile anlatım bozukluğu sorularının klişesi olmuş, bilindik dil kuralları, PM için geçerli değil mi? Cümlenin doğrusunun “ne içerden ne dışardan yanıyor” olduğunu bir yazara hatırlatmak mı gerekiyor? Bir roman yazarının, dili bu kadar özensiz bu kadar kötü kullanmaya hakkı var mıdır?

Bu kitap hakkında yazılacak daha çok şey var ama bu yazıda, romanda çok göze çarpan konular ele alınmıştır. Dili son derece özensiz, birçok anlatım bozukluğu ve dil yanlışı içeren, adeta yazarın kuklaları olan sığ “karakter”lerin yazarın keyfince hiçbir gerekçe göstermeksizin “takıldıkları” bir roman Ali ile Ramazan…

*

Şimdi yazının başında sorduğumuz soruyu tekrar soralım:


Prens ile Ejderha

“Yakışıklı prens, güzel prensese aşık olmuş. Prensesle evlenmesi için 7 başlı ejderhayı öldürmek zorundaymış. Aşık olmuş yakışıklı prens 7 başlı ejderhaya, ejderhanın diğer 6 başını kesmiş ve 7. başıyla mutlu bir yuva kurmuş.”

Ali ile Ramazan’dan roman oluyorsa bu metin niçin bir roman olmasın? Ali ile Ramazan romanı, tiyatroya uyarlanıyorsa, niçin “Prens ile Ejderha romanı” tiyatroya uyarlanmasın? Prens ile Ejderha’nın Ali ile Ramazan romanından ne eksiği var?




Vasat Edebiyatı 101 kitabından

Taylan Kara

185 görüntüleme2 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

2 comentarios


ibrhm.gcytmz
06 nov 2023

Taylan hocam, bahse konu romanı enine boyuna (titizlikle) inceleyerek, Perihan Maden'in yeteneksiz bir yazar, roman diye pazarlanan şeyin de bir paçavra olduğunu ortaya koymuş. Eline emeğine sağlık.


Perihan Maden adı geçtiğinde benim aklıma gelen tek şey.


Fetullahçı çetenin en azgın en güçlü olduğu dönem. Balçiçek Pamir (Sonradan İlter oldu) Perihan Maden'i konuk almış ve soruyor "Ülkenin önemli gazeteci akademisyen ve entelektüelleri hapsediliyor. Üzülüyor musunuz"


Cevap "Hayır. Ne üzüleceğim. Ortada delil dağları var. Bunlar suçlu"


Şirret soytarı, aynı anda hem polis hem savcı hem de yargıç oldu.


Neler hissettiğimi yazıp, sayfanın düzeyini aşağıya çekmek istemiyorum. Ama en hafifi suratına tükürmek ve kusma hissiydi.


Me gusta
V. Koç
V. Koç
07 nov 2023
Contestando a

Muaz Ergü, Yalçın Küçük, B. Sadık Albayrak ve Taylan Kara'nın "Kir Teorisi" adlı çalışmasını değerlendirme yazısında, ( http://www.dibace.net/kitaplik/kir-teorisi/) özlü

bir şekilde ifade ettiği gibi:"Kültürde, sanatta, edebiyatta, siyasette topyekun bir kirlenmişliğin, seviyesizliğin, cahilliğin egemenliği söz konusu. Bir tezgahla karşı karşıyayız… Sığlığın, banalliğin, ruhsuzluğun, menfaatin pazarlandığı bir tezgah… Tabiri caizse insana dair bütün duyguların, güzelliklerin kirlendiği, ruhun yağmalandığı bir yerdeyiz. Siyasetçilerin siyasetçi olmadığı, iktisatçıların ekonomi cahili olduğu, akademisyenlerin bilimden başka herşeyin kurşun askeri olduğu, romancıların roman yazmayı bilmediği, eleştirmenlerin yağdanlığa dönüştüğü, yalnızca alkışın seda bulduğu bir yer…" Perihan Mağden'in cilalandığı günleri hatırlıyorum. Kendisiyle yapılmış söyleşileri v.s. izlemişliğim,okumuşluğum vardır, ama hiç bir kitabını okumadım, Sayın Kara'nın yukarıdaki yazısı ve sizin yorumunuzdan "kir'li portrelerimizden" bir numune olduğu anlaşılan "zat-ı muhteremi" okumamakla bir kaybım olmamış.

Me gusta
bottom of page