ÇOK KİŞİSEL BİR HRANT DİNK YAZISI

En son güncellendiği tarih: 20 Oca 2019

(Yazı, 5 yıl önce yazılmıştır)

Hrant Dink’in ölüm haberini ilk aldığımda sanki uzun zamandır beklediğim bir haberi almış gibiydim; olacağını bildiğim ancak ne zaman olacağını bilmediğim, duymaktan korktuğum ancak duymayı beklediğim bir haberdi.  Bir bekleme salonunda tavana asılı sesi anlaşılmaz bir televizyon ekranında belleklere kazınan ayakkabılarını gördüm.

H.Dink’i ölümüyle tanıyan biri değildim. Öncesinde onlarca yazısını okumuş, söyleşilerini izlemiş, birçok konuşmasını dinlemiştim. H.Dink’in baştan beri bende uyandırdığı duygu, hiç görmediğim “çok yakın akraba” hissi olmuştur. Onunla hiç karşılaşmadık ancak yolda rastlaşsak sanki hemen samimiyetle köydeki annemin, memleketteki amcamın hatırını soracak bir insan gibiydi. Söylediği şeylerin içeriği kadar söyleme şeklindeki insani sıcaklığıydı bu.


Bilinçli “yanlış anlaşılma”

Onu çakalların önüne atan o vahşi manşet atıldığında, manşete çıkarılan o ifadenin geçtiği yazıyı okumuştum. O manşeti gördüğümde “ o yazıyı nasıl böyle  yorumlayabilirler” diyerek şaşırmış olsam da sonradan bunun bir yanlış anlaşılma olmadığını ya da oldukça bilinçli bir “yanlış anlaşılma” olduğunu anladım. Okuma yazma bilen ve orta düzeyde zihinsel yetisi olan bir insan, o yazıdan asla böyle bir anlam çıkaramazdı.

11 bölümden oluşan yazının tam metni:

http://baskinoran.com/belge/ErmeniKimligiUzerine-HrantDink.pdf


O yazıda geçen “Türkten boşalacak zehirli kan” ifadesini H. Dink’in yazısında kast ettiği anlamla hiçbir ilgisi olmayan bir noktaya çekerek onu bir ırkçı gibi gösteriyor, ona iftira atıyorlardı. Bu iftira karşısında ekranda çabalıyor, kendisine bulaştırılmak istenen bu lekeden kurtulmak için umutsuzca çırpınıyordu.  Boyunları ve cümleleri kravatlı sopsoğuk kişiler karşısında bütün insanlığıyla kendini savunmaya çalışıyor ancak bunu başaramıyordu.  Güvercin tedirginliğini, o meşhur yazısını yazmadan çok daha önce ilk orada gördüm.

Önceleri bu iftirayı bir yanlış anlama zannettiğimden dolayı bu konuyu internette tartıştığım kişilere yazdığı yazının tamamını yolluyor, H. Dink’in bu yazıda asla böyle birşey söylemediğini yazıyı uzun uzun yazarak anlatmaya çalışıyordum.

Ölüm haberini aldığımda yaşadığım şehirde yoğun bir kar yağışı vardı. Arabama binip şehrin 5-10 km dışındaki ormana gittim, tamamen karla kaplanmış ormanda ağaçların arasında bir süre yürüyüp insansız bir yer buldum. Bu duygularla kara uzanıp dakikalarca hıçkıra hıçkıra ağladığımı hatırlıyorum.  Sanırım kardeşimi kaybetseydim hissettiğim duygular yaklaşık olarak bu kadar olurdu. Onun için üzüldüğümü kimseye belli etmedim. Edemezdim, bulunduğum yerde onun için fazla üzülen kimse yoktu çünkü.


“Bizim Hrant” ve “Sayın Arkadaşları”

Sonra bir çok insan televizyonlara çıkıp konuştu. Hepsi H. Dink’in ne kadar yakın arkadaşı olduğunu adeta kanıtlamak istercesine onu “Hrant” diye anıyorlardı. Ancak hemen hiçbirinde H.Dink’i dinlerken hissettiğim samimiyet, insani sıcaklık, hakikilik yoktu.  H.Dink’e ne kadar yakın olduklarını kanıtlamak istercesine onu ön adıyla anıyor, ilgili ilgisiz çeşitli anektotlar anlatıyor, ona ne kadar yakın olduklarını gözlere sokmak için birbirleriyle yarışıyor, mesajlarını Hrant’ın insanlarla kurduğu samimiyetin sırtına yükleyip bizlere fırlatıyorlardı. Nedense insanı iten kuruluk, garip bir içten pazarlıklılık, H.Dink’teki samimiyetle karşılaştırılamaz bir art niyet hissediyordum.

H. Dink’in bende bıraktığı izlenimi tanımlayacak tek bir sözcük olsa sanırım bu “sahicilik” olurdu. H.Dink sahici idi.


Oysa bu konuşanlar, kravatlıydı; kravat taksalar da takmasalar da hepsi kravatlıydı; kendileri, hele hele cümleleri... Sözcükleri, açıklamaları smokinli, papyonlu, grand tuvalet giyinmiş, adeta  maskeli balodan çıkmıştı. Hepsi “Sayın” idi. “Bizim Hrant”’ın katledilmesi hakkında “Sayın Bayramoğlu”, “Sayın Mahcupyan, “Çok çok Sayın Belge”, “UltraSayın Uras” konuşuyordu. Ekran ağzına kadar sayısız “Sayın”larla dolmuştu. “Yüzleşme” “katliam”, “kurban” ... sözcükleri havada uçuşuyordu. Ama bu insanlardan bana doğru akan bir terslik vardı. Sezgisel olarak hissettiğim ancak bilincime çıkaramadığım bir sinsiyet, bir arka plan vardı sanki. Bu cinayette bir kayıp hissi yaşamıyor gibilerdi, sanki cinayetten çok sonuçlarıyla ilgileniyorlardı.



Henüz

O sırada henüz “yetmez ama evet” kampanyası yoktu. Ahmet Altan ve Alper Görmüş henüz Hrant Dink Ödülü’nü almamışlardı. Kendilerini “Hrant’ın arkadaşları” olarak tanımlayan grubun bir kısmı, faillerin bir kısmını henüz saklamaya başlamamıştı. Cinayete göz yumanlar henüz terfi ettirilmemişti. “Kırmızı Cuma” nın mimarları, henüz kayıkçı kavgasına girmemiş, taze mi taze bir aşk ile el ele, göz göze, kol kolalardı. O sırada “hepsi oradaydı” ... Nedim Şener, İstihbarat Yalanları kitabını yazmamış ve henüz tutuklanmamıştı. Amerikan Büyükelçisi Hrant’ın cenazesinde en önde yürütülmemişti henüz. Hrant’ın gazetesine, Hrant’ın koltuğuna, gelecekte başbakan danışmanı olacak kişi henüz oturmamıştı.

Bütün bunlar henüz olmamıştı.


Hrant’ın arkadaşı olarak televizyonda konuşan kravatsız adamın “kravatlı cümleleri” ve ”kravatlı suratı” bende huzursuzluk yaratıyordu.  Bu adamlar o kadar çoklardı ki onun ölümünün neden olduğu üzüntüyü tekellerine almışlardı. Sanki yakın bir akrabam öldükten sona, birileri onun naaşını gaspetmiş ve kendilerine mal etmiş gibilerdi. Hrant’ı parsellemişler, adeta cesedini parça parça satıyorlardı; bendeki his bu idi.

Yıllar içinde bu sezgimi doğrulayan onlarca olay oldu. H.Dink’in dostu görünen ödüllü gazetenin yazdıkları, daha çok da yazmadıkları, gizledikleri, ısrarla görmezden geldikleri, kör göze parmak bağlantılarda aptala yatmaları...  Bunlar artık biliniyor.

Beyaz bereli katili yakalandıktan birkaç gün sonra caddelerde gördüğüm birçok polisin kafasında beyaz bere vardı. Umutsuzluğa en çok gömüldüğüm birkaç zamandan biriydi bu.

H.Dink’in ölümünden yaklaşık 1 yıl sonra İstanbul’a yolum düştüğünde aradaki mesafeyi gözetmeden mezarına gitmeye kalkışmıştım, gittim de. Ancak saatler süren yolculuk ve yürümeden sonra mezarlığın kapısına vardığımda hava kararmış, mezarlık ziyarete kapanmıştı.  Oldukça yüksek duvarlı mezarlığın demirden kapılarının ardında köpekler havlıyordu.  Ziyaret etmek için ısrar edemeden geri dönmek zorunda kaldım. İkinci bir fırsat da hiç olmadı.


Ben Hrant Dink ile hiç karşılaşmadım. Dediğim gibi mezarına bile gitmeyi başaramadım. Ben hiç “Hrant’ın arkadaşı” olmadım.  Onun “vefasız” bir yakın akrabasıyım. Onu canlıyken “platonik” sevdim, öldüğünde mezarına ise en fazla yattığı mezarlığın duvarı kadar yaklaşabildim.

 Anısı önünde saygıyla eğiliyorum.

 Taylan Kara


905 görüntüleme2 yorum